
elim hırkamın cebinde, yürüyoruz. harika adımlarımız var. tayfunun saçları taranmamış. hırkamın cebinde bir şey var diyorum. emin misin diyor. evet diyorum hemen şurda, elime geliyor. yürüyoruz.
gördüğümüz ilk ağaca sırtımızı dayıyoruz. yerdeyiz. güvertedeyken gözümü güneş almıştı belki de bu yüzdendir diyor. ikimiz de cebimden çıkardığım şeye bakıyoruz. sırtım ağrıyor belki de bundan, istersen sende kalsın diyorum. onun hırkasında cep yok. ikimiz de hırkasına bakıyoruz. hırkalarımızı değiştiriyoruz. bari diyorum biraz uzanalım. elleri karnının üzerinde, sağ cebinde bir tümsek. bekliyorum biraz geçsin.
uyanır uyanmaz ayağa kalkıyor, geç bile kaldım diyor. sırtındaki çöpleri topluyorum bir iki hamleyle. hadi diyorum. önümüzdeki hafif meyilli yol üzerinde aşağı doğru yürümeye başlıyor, ellerini ceplerine sokuyor. ne de olsa diyor, kafasını bana çeviriyor, değişen bir şey yok.
ağacın altında biraz daha uzanıyorum, beklediğim yok artık. hırkanın kolunu burnuma götürüyorum, hiçbir koku duymuyorum.

























kaptanı elinde bir kitapla gördüğümde fena halde şaşırdım, uzun bir zaman önce, okunması gereken tüm kitapları okumayı tamamladığını sanıyordum. gereksiz kitapları okumak aptalların işiydi hepimiz buna inanıyorduk yine de hepimiz zaman zaman aptallaşabilme konforuna sahip olmak istiyorduk. kaptansa buna şiddetle karşı çıkıyordu yok yere kötü yazılmış bir kitap okuduğunuzu görse yüzünüze günlerce bakmazdı. kendinizi affettirmek için yapabileceğiniz tek şey kaptanın görebileceği bir zamanda kitabı bahçedeki şeftali ağacının altına gömmekti.









